1996 yılında Gümrük Birliği’ni henüz yeni yeni içimize sindirmeye çalıştığımız günlerde bir gazete için yazdığım yazımda; Türkiye’nin lojistik üs olabilme adına her tür coğrafi şarta sahip olduğunu; ama buna rağmen, mevzuatlarımızın pek çok yönden eksikliklere sahip olduğu, antrepoların yetersiz olduğu, hem sayısal olarak hem de kalite olarak antrepoların iyileştirilmesi gerekliliğinden bahsetmiştim. O günden bu yana 14 yıl gibi bir süreci geride bıraktığımızda antrepoların sayısında önemli bir artış olduğunu; ancak standart oluşturma ve kaliteyi yükseltme anlamında ciddi bir yol alınamadığını söylemek mümkün diye düşünüyorum.Bugün itibarıyla 2000 civarında olduğu tahmin edilen genel ve özel antrepolar olduğu bilinmekte olup; sayının artması ile devletin tahsis edeceği eleman sayısının yetersiz kalacağı da muhakkaktır.
Ülkemizin içinde bulunduğu durumu, AB kapısını zorlayan bir dönemde olduğumuzu da göz önünde bulundurarak değerlendirecek olursak; öncelikle Türkiye’nin coğrafi durumunu incelemenin doğru olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki; bir yanımızın Avrupa, diğer yanımızın ise Ortadoğu ülkelerinden oluştuğu düşünülürse; ülkemiz son derece stratejik bir noktada ve lojistiğin de merkezi olabilecek bir konumda olduğu göze çarpmaktadır.Bunu ne denli avantaj olarak kullanabildiğimiz veya kullanabileceğimiz elbette bir tartışma konusu olabilir; ancak Gümrük Birliği ile başlatılan AB’ye uyum sürecinde mevzuatlarımızı daha fazla inceleyip; mümkün olabildiği ölçüde yabancı sermayedar için bürokrasinin işi ağırlaştırmadığı ve zorlaştırmadığı bir ülke profili çizmenin doğru olacağı kanısındayım.Bilindiği üzere, bir ticari eşyanın yurtdışından, alıcısı belli olmaksızın ve antrepo işleticisi adına gelerek; sonrasında Türkiye içinde yapılan satışa istinaden; nihai alıcı adına fatura kesilmek suretiyle eşya alıcıya teslim edilebilmektedir. Bu uygulama bakıldığında son derece önemli ve yabancı sermayedarı Türkiye’de ürününü satmaya teşvik edecek bir uygulama olmakla beraber; antrepoların önemini de bir kat daha arttırmaktadır. Elbetteki bu değişikliğin Türkiye’nin lojistik üs olmasını destekleyici önemli bir de misyonu taşıdığını da görmezlikten gelemeyiz.Türkiye’deki antrepoların standart özellikler taşıdığını söylemek kanımca pek mümkün değildir; bu anlamda bir dönem çeşitli derneklerce TSE ile antrepo standart sisteminin kurulması ve bunun denetlenmesi adına görüşmeler yapılmış; ancak henüz bir başlangıç adımı atılamamıştır.
Ülkemizin stratejik bir coğrafyada bulunduğunu, yaşanan kaos ve karışıklıkları göz önünde bulundurduğumuzda, gün geçtikçe Ortadoğu’daki önemimizin bir kat daha arttığını göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünüyorum. Zira, neyi istediğimizi de iyi bilmemiz gerekiyor. Bugün Uzakdoğu’nun 1 trilyon dolar ithalat yaptığını biliyoruz.Buradan ülkemizin elde etmesi gereken lojistik desteğin %3’ünün bile 30 milyar dolar ettiği ve artarak seyrettiği göz önünde bulundurulursa lojistiğin ne denli önem arzettiği konusunda başka söze gerek kalmayacağını düşünüyorum. Lojistik hizmetleri günümüzde gayri safi milli hasılanın % 10’u düzeylerine tekabül etmektedir ki gerçekten önemli bir oran olduğuna hiç şüphe bulunmamaktadır.Tüm uzman ve bürokratların dikkatlerini bu noktaya çekerek, Türkiye’nin lojistik üs olabilmesi yönünde bürokrasileri azaltacak, yabancı sermayeyi teşvik edecek önemli adımlar atmayı sürdürmeye davet ediyor; el ele daha güzel bir Türkiye için kolları sıvayalım diyorum.
Saygılarımla,
Dr. Hakan Çınar


