Sürekli konuştuğumuz bir konu “Küresel köyün pazarı” haline gelen uluslararası ticaret arenasında, işlerin serbest piyasa düzenine göre işlediği ve rekabetin kıran kırana olduğudur. Bunların hepsi doğru da ortalık tamamen boş bırakılmış değil. Birçok ülke ve uluslararası kuruluş, özellikle kara paranın aklanması ve terörist kaynakların kontrol edilebilip kısıtlama altına alınmaları için çeşitli tedbirler almak durumunda. Bu konuda da sıkı işbirliği içerisine girmiş ve ciddi yardımlaşmalarda bulunmaktadırlar.
Geçtiğimiz günlerde önümüze gelen birkaç yüz bin ABD doları tutarındaki bir ihracat işlemi için yaptığımız çalışmalar sırasında karşılaştığımız bir durumu bazı dostlarımızla paylaştığımızda ortaya çıkan tablo, bu konunun pek bilinmediğini çağrıştırdığından, bugünkü sohbetimizin konusunu “Sakıncalı ülke, sakıncalı müşteri” kimdir olarak belirledik.
(daha&helliip;)
Geçen sohbetimizde “Eldeki elemanı yetiştirmek” başlığı adı altında işletmede görev yapan tüm personelin ihracat konusunda bilinçlenmesi ve kendi görev alanlarına giren ihracat konularında eğitim almaları gerekliliğini işlemiştik. Sohbetimizin yayınlandığı salı günü sonrasında görüştüğümüz bazı arkadaşlarımızın akıllarında biraz soru işaretleri oluştuğunu gördüğümden, bu hafta bu konuyu biraz daha açmaya çalışalım istiyorum.
İhracat yapmanın olmazsa olmaz unsurunun, ihracata bakacak bir sorumlu tayin etmek olduğunu ve bu sorumlunun da mutlaka ya hedef pazarımızın dilini ya da en azından İngilizce bilmesi gerektiğini tekrarlayarak başlayalım. Küçük işletmelerden bazılarının düşündüğü gibi, mevcut elemanlardan bazılarına yabancı dil dersi aldırarak bu işi yapmamız oldukça zor. Sadece ihracat yapan, konusunda ve bazı pazarlarda uzman olan ve stratejik ortak olarak birlikte çalışmayı düşünebileceğiniz ve güvenebileceğiniz firmalar veya kişiler yoksa içinizden birinin, yani ihracat sorumlusunun, yabancı bir dili iyi bilmenin yanı sıra her aşamada yapılacak işleri bilmesi gerekiyor.
(daha&helliip;)
“Yetişmiş eleman/Tecrübeli eleman” sıkıntısından söz etmeyen bir sektör, sanayi veya hizmet kolu var mıdır bilemiyorum. Açıkçası ve samimi olarak ifade etmek gerekirse, bu konudan şikâyet etmeyen işverenin pek olduğunu zannetmiyorum. Türk sanayi ve ticaret hayatının içerisinde yer alan neredeyse tüm işletmeler, ara sıra da olsa eleman ararken ve işe alımlar sırasında bu konuda sıkıntı çekmektedir.
Güncel ve beğendiğim deyimiyle “İnsan kaynakları” konusundaki ihtiyaçlar hâlâ eş, dost, tanıdık aracılığıyla halledilmeye çalışılıyorsa da, neredeyse herkes, isteseler de istemeseler de, işin sistematik bir biçimde halledilmesi gerektiğini görüyorlar. Bu konu sadece işe yeni birisini almakla kısıtlı olmasa gerek diyerek başlık konumuza dönüyoruz.
(daha&helliip;)
Eskiden kalma deyişlerimizden biri de ” Küçük Olsun, Benim Olsun ” deyişidir. Doğruluğunu veya yanlışlığını bir kenara bırakırsak, işbirliği kültürüne uzak durma eğilimini belirten bir deyiş olduğu kuşkusuz. Oysaki bilginin hızla şekil değiştirdiği ve geliştiği bugün, işletmelerin kendi içlerine kapanıp dışarıdaki gelişmelerden uzak kalmalarının maliyeti çok yüksek oluyor. Türk ihracatçısı için 2023 yılı ihracat hedefi olarak konulan 500 milyar ABD dolarına erişebilmenin anahtarlarından birinin, Ar-Ge olduğu sürekli vurgulanıyor. Çünkü yeni bir şeyler üretebilme, var olan üretimin farklılaştırılması ve/veya daha verimli üretilmesi, farklı teknolojiler kullanılarak üretilebilmesi gibi daha da çoğaltabileceğimiz liste kapsamındaki çalışmalarla, araştırmalar yapılıp bir şeylerin geliştirilmesi gerek şart oluyor.
KOBİ sahibi veya yöneticisi dostlarımızla yaptığımız sohbetlerde en çok duyduğumuz ifadelerden birisi de ” hocam biz bir garip KOBİ’yiz, etimiz ne budumuz ne ki biz ar-ge denilen şeye kaynak ayırabilelim.” Bu ifadelere hemen karşı çıktığımı belirtmek isterim. Çünkü Türk sanayisi ile iç içe geçen uzun ihracat hayatımızda, öyle firmalarla karşılaştık ki, yaptıklarına hayran olmamak ve takdir etmemek imkânsız. Ancak vurgulamamız gereken ilginç bir nokta var. İşletmelerimiz, Ar-Ge çalışması yapmaktan söz edilince, hemen bir çekingenlik gösteriyor, insan ve finansman kaynağı yetersizliğini vurguluyor ve Ar-Ge denilen çalışmadan duydukları korkuyu söylemeseler de hissettiriyorlar.
(daha&helliip;)
2011 yılı ihracat rakamlarımız açıklandı ve 135 milyar ABD dolarına dayanan bir gurur tablosu ortaya çıktı. Pek sevilen ve kullanılan deyişle “Cumhuriyet Tarihi İhracat Rekoru” bir kere daha kırıldı.
Bu rakamlar Türkiye ticaret ve sanayi erbabının, küresel köyün oyuncusu olma yolunda epeyce yol kat ettiğinin göstergesi. Küresel ticaret oyununda rol almayı hem hak ediyorlar hem de rol kapıyorlar ve hatta başkalarının rollerini ellerinden alıyorlar.
Bu görünüm çok güzel amma bir de dış ticaret madalyonunun arka tarafı yani ithalat yüzü var. Bu ithalat yüzü biraz engebeli ve rahatsız edici bir görüntü taşıyor. Sakın ola ithalata karşı duran bir tavrımız olduğunu zannetmeyin. Aksine ithalatın, dış ticaret oyuncusu için olmazsa olmaz kartlardan birisi olduğunu biliyoruz ve bu kartın gereğinde, amma akıllıca kullanılması yönünde tavır koyuyoruz. Sohbetimizin okurlarının hatırlayacağı üzere Japonya örneğini çok kullanırız. Doğal kaynakları az, ithalatı ciddi boyutlarda, amma ihracatı katma değeri yüksek ürünlerden oluştuğu için dış ticaretini ülke lehine kullanabilen bir ülke. Gelelim Avrupa yakasına, burada da Hollanda örneği var. Aynen Japonya gibi ve daha kötüsü Japonya kadar bile toprağı dahi olmayan bir ülke. Dış ticaret rakamlarına baktığınız zaman Hollanda sebze ve meyve ihracatının, akıl sıçratan boyutlarda olduğunu görüyoruz. Bu pencereden bakınca akıllı ithalatın, katma değer yaratarak ihracata destek olmasıyla, dış ticaretin tatlı olmaya başladığını görüyoruz.
(daha&helliip;)